Evliya kelimesi çoğul (veliler) anlamında olsa da halk arasında genellikle bir şahsa verilen isim olarak kullanılmaktadır. Asrı saadette ve raşit halifeler döneminde evliya ismi taşıyan kişi veya bir sınıf oluşmamış hatta tabiin ve onların takipçileri olan dönemlerde de dinde seçkinci bir sınıf olmamıştır. Zaten Peygamberimiz de “Dinde ruhbanlık yoktur” buyurarak böyle bir oluşumun önünü kapatmıştır.
Hz. Osman’ın şahadetinden sonra sahabe ve tabiinin fitne ateşiyle birbirine düştüğü dönemde Hz. Ali ve tarafında yer alanlar ile karşı tarafta yer alanlar kendi taraflarının haklılığını iddia ederken bu kısır çatışmalardan sıkılan bazı Müslümanlar kendi evlerinde veya cami köşelerinde uzlete çekilmiş daha çok ibadet ve taatte bulunarak dikkat çekmeye başlamışlardır. Bu kişilere bazı yerlerde “Ibbad” (çok ibadet eden, Zahid ve Mütteki) gibi isimlerle anılmaya başlamışlardır.
Hicri yüz yirmilerde bazı zahidler ilahi aşktan (Allah’a aşık olmaktan) bahsetmeye başlarlar. Şeriat alimleri bu tür söylemleri icat eden zahitler yargılamış ve idama çarptırılanlar bile olmuş ama başka dinlerden İslam’a girenlerin İslam dinine soktukları hurafe ve bidatler çoğalarak devam etmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de ibadetin özü olarak bazı yerlerde namaz, bazen dua, bazı kere de Kur’an-ı anlamak maksadıyla okumak ve çoğu zamanda Allah’tan gafil olmamak olarak anlaşılan zikir kavramı, Zerdüştlerin, Şamanistlerin, Yahudi ve Hıristiyanların bazen kendi istekleri, bazen da zorlama yollarla İslam’a girmeleri ile dinin özü olan zikir kavramı da şekil değiştirmiştir.
Abdullah İbn Mes’ud, bir gün Kufe mescidine gelmiş ve bir takım halkalar görmüştür. Her halkanın ortasında bir yığın çakıl taşı ve başlarında duran bir adam halka yapan insanlara yüz defa Sübhanellah, yüz defa Elhamdülillah, yüz defa Allah’ü ekber diyor, onlar da tekrar ediyorlar. Abdullah İbn Mes’ud onlara şöyle der. “Ey insanlar! Allah’a yemin ederim ki sizler ya Rasulullah’ın dininden daha doğru bir din üzerindesiniz yahut sapıklık (dalalet) kapısı açmış bulunmaktasınız. (biraz farklılıkla Darimi rivayet etmiştir)
İbn Mes’ud’un sözünü duyunca onlar şöyle dediler: “Ey Ebu Abdurrahman! Allah’a yemin ederiz ki bizler hayırdan başka bir şey istemedik.” Bu sözleri onların bu işleri nasıl iyi niyetle yaptıklarını ve ürettikleri bidatlerle Allah’ın rızasını nasıl aradıklarını gösteriyor. Ancak İbn Mes’ud onlara: “Hayrı isteyen nice kişiler vardır ki hayra ulaşamaz” demiştir. Bu demektir ki amelin sahih ve geçerli olabilmesi için tek başına iyi niyet yeterli değildir. İyi niyetin yanında şeriatın ölçü ve sınırlarına bağlı kalmakta şarttır. (Yukarıdaki iki paragraf İbrahim Sarmış Hocanın Tasavvuf ve İslam isimli kitabından alınmıştır.)
Kendilerini zahid ve abid olarak tanıtanlar işte böyle uzlete çekilip ürettikleri bidat ve hurafelerle kendilerini cazibe merkezi haline getirdiler. Yanlarına toplanan insanlara mürit, derviş, şakirt gibi isimler verdiler. Kendilerini ise bağlananların ağzı ile Veli, MÜRŞİT, KUTUP, AKTAP, GAVS VE MÜRŞİDİ kamil olarak tanıtmaya başladılar.
Kimsenin gözü ile şahit olmadığı kerametlerini yine müritleri vasıtası ile kendi deyimleri ile avama yaydılar. “Şeyh uçmaz, mürit uçurur” deyimini hayata geçirip kimisi, uçtu, kimisi denizin üstünde yürüdü, kimisi tayyi mekan yaparak saniyede kilometrelerce uzağa gittiklerini iddia ettiler. Kerametlerine sınır tanımayan veliler canları isteyince Hızır’ı yanlarına getirdiler; bir müşkülleri olunca hemen Peygamberle görüşüp kendilerini haklı çıkaran fetvaları elde ettiler. Bunlar ile de yetinmeyen veliler direk Yüce Allah ile görüştüklerini iddia ettiler. “Böyle şey olmaz” diyenleri hemen münkir ilan ettiler, kerametlerini ispat etmek için Kur’an-ı Kerim’de kıssaları geçen, Peygamber olmadıkları halde Yüce Allah’ın ikramına mazhar olan Hz. Meryem’i, Hz. Musa ile arkadaşlık eden ve sonradan Hızır diye adlandırılan salih kişiyi örnek gösterdiler.
Bu seçkinler önce Hızır’ı yücelttiler. Öyle ki Kur’an-ı Kerim’in Kehif Suresi’nde Hz. Musa ile yolculuk ederken yapmış olduğu olağan dışı hallerine Hz. Musa’nın sabredemeyip ayrılma noktasına gelince “Min ledünna ilma” cümlesi ile ayette ifade edilen (Bu ilim bana Allah tarafından verildi) diyerek ayrılan ve sonradan Hızır diye isimlendirilen salih kişi, Velilere gaipten haber almaları için “Ledünni ilim” kapısını açmış oldu. Nebi mi, veli mi olduğu Kur’an’da bildirilmeyen ve sonraları Hızır diye adlandırılan salih kişiyi, seçkinler kendileri gibi veli ilan ettiler ama Ülül Azım Peygamber olan Hz. Musa’dan daha üstün olduğunu ilan ettiler. Bu şekilde kendilerine de veli olarak nebilerden üstün olma yolunu açmış oldular.
Bu fikri herkese kabul ettiremediler ki başka yol izlemeye başladılar. Bu sefer de kendilerini Peygamber Efendimizin varisi ilan ettiler. Böylece Peygamberimizin sahip olduğu bütün meziyetlere onlar da sahip olacaklardı. Peygamber ne kadar yüceltilse bunlarda o kadar yücelmiş olacaklardı. Peygamber hakkında yalan yanlış rivayetler üretmeye başladılar. Önce şefaati ele aldılar: Mahşer alanında hiçbir Peygamber kimseye şefaat edemezken, bu yetkiyi sadece peygamberimize ve varisleri olduklarından kendilerine tanıdılar.
İkinci olarak, Nuri Muhammed’i fikrini icat ettiler, bir de yanına hadis ilave ederek “Hz. Adem su ile toprak arasında iken ben peygamber idim” cümlesi ile Hazreti Muhammedi ilk Peygamber ilan ettiler. Halbuki Yüce Mevla Kur’an-ı Kerim’de “Gad halet min gablihimür Rusul” (senden evvel Peygamberler geçti)” buyurmasına rağmen.
Daha da ileri gittiler, kainatta ne varsa Hz. Muhammed’in nurundan halk oldu dediler ve yine “Sen olmasaydın Eflaki halk etmezdim” diye bir söz uydurarak Allah’a iftira ettiler.
“De ki (Ya Muhammed) benim yanında Allah’ın hazineleri var demiyorum, ben gaybı da bilmem, ben size melek olduğumu da söylemiyorum.” (Enam) “De ki (Ya Muhammed) kuşkusuz bende sizin gibi bir beşerim, bana ilahınızın bir olduğu vahyolunuyor.” Birçok ayette peygambere beşeri kimliği hatırlatılırken ve ümmeti için “Üsve’i hasene” güzel bir örnek olduğu bildirilirken, onu beşer olmaktan çıkardılar, insan üstü, melek üstü yarı tanrı bir varlık yaptılar. Hz. Peygamberi yüceltmede de sınır tanımadılar çünkü aynı yoldan kendilerini de yücelteceklerdi.
Evliyaüllah “Allah’ın dostu” olmayı tekellerine alan veliler, dalaletlerine sınır tanımadılar. Önce Peygamberlere cephe aldılar. Kimi çıktı “Veliler Nebilerden daha üstündür” dedi. Bir başkası, “Nebiler benim ayağımın tozuna bile yetişemez” buyurdu.
Peygamberlerin önüne geçmekle de yetinmediler. Her anlarında Allah’la beraber olduklarını söylediler. Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın sabredenlerle, muhsinlerle ve birçok iyi insanla beraber olduğunu bildirdiğini görünce daha da ileri gittiler. “Fena fillah, Beka billah” gibi yeni kavramlar icat etiler. Önce Allah’ta fani oldular yani Allah’ın varlığında kayboldular. İkinci merhalede ise Allah’ta baki olarak “Haşa” ebedi olarak Allah’ın varlığına ortak oldular.
Bir kere Allah’a ortak olmanın yolunu kendilerine açtılar ya her gün biri bir çam devirerek birbirileriyle yarıştılar. Kimi çıktı “Şanım ne büyük kendimi tespih ederim” dedi. Bir diğeri ise “Cübbemin içinde Allah’tan başkası yoktur” buyurdu. Öbürü, boş durur mu? “Enel Hak” (Ben Allah’ım) diye haddi aştı. Bu haddi aşan sözü söyleyeni şeriat alimleri yargıladı ve idam ettiler ama sonra gelenler idam edileni en büyük şehit, idam edenleri bağnaz tutucu ilan ettiler. Şeriatı kabuk, kendi geliştirdikleri hakikat, marifet itikatlarını meyvenin özü yaptılar. Aklı başında ilim sahipleri “böyle sözler olur mu, bunlar küfür” deyince velileri müdafaa eden güruh “O sözler sekr halinde yani sarhoşluk halinde söylenen sözlerdir, Veliler bu tür sözlerinden mesul olmazlar” dediler.
“Veliler nasıl sarhoş olur?” deyince de “Onların sarhoşluğu aşk şarabından, Allah aşkından” diye itiraz ettiler. Veliler ve müritlerinin ürettikleri dalalet sözleri, avam diye küçük gördükleri Müslümanlara, “Bu ilimler Ledünni ilim, Batıni bilgi, bunlar zahiri alimlerin okuduğu gibi kitaplardan alınmaz, bu ilimleri veliler direk sahibinden (Allahtan) alıyorlar” dediler.
BEKİR ÇÖL








Yorumlar
Yeni yorum gönder